Hüzün Cenderesi
‘’Ben kalbi kırıklarla beraberim’’ (Beyhakî, Kitâbü’z-Zühdü’l-Kebîr)
Hüzün gam, keder halleri demektir. Bağlara, bahçelere hazan vurması gibi hüznün gelip kalbe oturması daha doğrusu otağını ve iktidarını kurmasıdır. Ama hüzün metafizik boyuta geçildiğinde, kalbi boyutuyla bir neşve ve temkin halidir. Hüzün bir koruyucu seradır. Bizim aşırılıklarımızdan bizi korur. Dünyaya ağlayarak gelen ve ağlayarak uğurlanan insanın sadık şahididir. Ona hüzün boyutlu öyle menfezler ve kapılar açar ki, insanın bu payelere ibadetlerle ulaşması neredeyse imkansızdır. Varlığın Efendisine o yüzden Hüzün Peygamberi denir.
Kendinin farkında olan, yeryüzünde varoluşunun bilincinde olan insanın idraki ile orantılıdır duyduğu hüzün. Hüzün bir yaşam dinamizmidir. Hüzün dağların, taşların yüklenmekten kaçtığı emaneti pervasızca üstüne alan insanın ağır romanına tat veren bir iksirdir. Hüzün O’ndan geldik, dönüş yalnız Onadır sırrını kavrayanların sırdaşıdır. Hüzün günahları silip süpüren çok güçlü bir duadır.Hüzün unutkanlık ve dağınıklık vadilerinde başıboş gezen insana yol gösteren bir pusuladır. Hakka yönelmeye bir motivasyondur.
Kalıpların, şekillerin özün ötesine geçtiği çağda öz olmanın, ihlasın, beklentisizliğin adıdır hüzün. Ambalaj çağına modern dünyada meydan okuyan bir çelik çekirdektir hüzün. Kılık ve kıyafetlerin, makam ve servetlerin ve sahte yüzlerin karşısında eriyip gittiği bir hakikat kahramanıdır hüzün. Onun göründüğü ufuklarda sahtelikler, aktüalite, yapmacık tavırlar güneşin karşısından eriyen buz dağları gibi eriyip yok olurlar.
Mahzun bir kalbin ağlamasıyla bazen bir topluluğa merhamet edilir. İşte yine şefkatin tepesine otağını kuran hüzündür. Merhamet, hüzünlü bir kalpten hiç eksik olmaz. Hüzün yoksa bir kalpte o zaten yenilgiye uğramış, dağılmış bir kalptir. Anarşiye boğulmuş bir ülke, yenilmiş bir ordu ve harap eller gibidir hüznü terk eden kalpler. Hüznü olmayan bir kalb talihsizdir, yetimdir.
Anna Karenina’nın Vronski’den tren garında hüzünlü ayrılışı veya Romeo ve Juliet’in, iki düşman ailenin kinine yenildikleri ve birbirlerini kurtarmak isterken yanlış anlaşılma sonucu aşkın trajedisine yenik düştükleri tarzdan bir hüzün ve ayrılık değildir. Bizim hüznümüz Yakub’un Yusuf’a kavuşma anına dek gösterdikleri sabır yolculuğu ve sonu tatlı bir rüya olan hüzündür. Bizim hüznümüz dostsuzluktan değildir, dostlardan ayrı düşmekten kaynaklanır. Yetimâne bir hüzün değil, aşıkâne bir hüzündür.
Gönül yorgunluğumuz ise Meriç’te hayatını kaybeden masum yavrular ve annelerden kaynaklanıyor. Hapishanelerde hayatını kaybeden öğretmenlerimiz, yaşlı insanlar, ev hanımları geliyor gözümün önüne. Bu masum isimler ve hayatları hatırladıkça dalıp gidiyorum bir meçhule…Hüzün sarmalı beni benden alıyor. Ümitle ve hüzünle bir kez daha duaya duruyorum. Yakup’u Yusuf’a kavuşturan kudretten diliyorum bu kutlu kavuşmayı.
Hz. Nuh dağlarvari dalgalarla boğuştu ve bir avuç kendine inananla sahili selamete çıktı. Hüznü tüm insanlığı kurtarmaya yetecek kadar genişti. Dua dua ömrünce insanlığın kurtuluşu için yalvardı. Bir hüzün peygamberi olarak bizlere müthiş bir miras bıraktı. Bugünlerde yeniden dünya çapında bir ortak insanlık bayramı yaşanacaksa bu ancak Nuh yürekli hüzün kahramanları sayesinde olacaktır. “Bir gönül dahi olsa tufanda yok olup gitmesin, hepsini gemime alayım.” diyen bunun derdini çeken, sinesi engin ve hüzünlü gönüller bunu başaracaktır.
Sözün özü, hüzün bir kaledir. Şefkati, hikmeti, firaseti, marifeti, rasyonelliği, merhameti, adaleti içinde muhafaza eden bir kalb muhafızıdır. Bu muhafız kalbi kötü duygulardan, bencillikten, hasetten, kinden, cehaletten, aşırılıktan korur. Çünkü insanı hüzün kadar Hakk’a yaklaştıran ve gösterişten, duyurmadan, yapmacık tavırlardan uzaklaştıran başka bir duygu göstermek oldukça zordur. Evrensel hüzün ise insanlık bayramına bir davetiyedir ve hisseden kalplerin gözyaşıdır.



















