ŞEB-İ YELDA
Fuat Çomaklı
“Geceler uzadıkça dertler derinleşir; iyiler susar, kötüler ferman keser.
Acılar biri bitmeden biri başlar.
Gece bitmez, şafak ötmez ama insan yine de bilir:
En uzun karanlık bile bir yerlerde ışığa gebedir.”
Şeb-i Yelda gecenin en uzun hâli, karanlığın en koyu anı ve ışığa en çok yaklaşılan sınırdır.
Gecenin en uzun soluğu, ayazın en ince kılıcı. Karanlık ipek bir örtü gibi ağır ağır iner dünyaya, saatler uzar da uzar, sanki zaman kendi gölgesinde kaybolur. Bu gece yalnız dışarıdaki soğuğun değil, içimizdeki sessizliğin de en derinleştiği gecedir.
Ayaz önce camlara dokunur. Pencereler buğulanır sonra donar, ince bir kristal ağ örülür çerçevelere. Parmağın ucuyla dokunsan soğuk bir iğne gibi işler içeri. Camın dışı bir aynaya dönüşür, sokak lambalarının solgun ışığı buzlu yüzeyde kırılıp titrek halkalara dağılır.
Gece boyunca açıkta kalan arabalar sabahın ilk ışığıyla uyanır soğuğa. Kaportaları kırağıyla kaplanmış, metal sanki nefes almayı unutmuş da donmuş bir hayvan gibi kıpırtısızdır. Kapı kolları parmak yakar, anahtar deliği buzla dolar. Koltuklar taş gibi sertleşmiş, oturduğunda soğuk sırtından omzuna doğru ince bir hançer gibi yürür.
Ağaçlar… Ah! En çok onlar hisseder bu uzun geceyi. Dalları çıplak ve savunmasızdır kışın keskin nefesi karşısında. Her bir dal ince birer kemik gibi göğe uzanır, üzerinde parıldayan buz püskülleri rüzgârla birlikte çıtırtılar çıkarır. Yaprak çoktan gitmiş, geriye damar damar donmuş bir gövde kalmıştır.
Kökler toprağa sıkıca sarılır ama toprak da buz kesmiştir, çatlaklar açılır, sanki yerküre kendi derisini acıyla yırtıyordur. Hayvan ve kuş yuvaları bile buzla mühürlenmiştir. Doğa bu uzun gecede derin bir uykuya dalmış da nefesini tutmuştur adeta.
Sokak lambaları soğuğun altında daha solgun yanar. Işığın çevresinde kar taneleri değil, kristal tozları döner. Ay yüksekte bembeyaz bir madalyon gibi asılı durur, ışığını yere vurdukça her şey gümüş bir renge bürünür. Gölgeler uzun, keskin, insanın gölgesi bile sahibinden daha soğuk görünür bu gecede.
Ve evlerin içi…
Dışarıdaki ayaz duvarlardan içeri süzülür. Sobanın üstündeki çaydanlık geç buhar salar, çay hemen soğur. Battaniyeler yetmez, insan kendi içine doğru büzülür. Ama tuhaf bir şekilde soğuk bastıkça insanın içi açılır. Göz karanlığa alışır, kulak sessizliği duymaya başlar.
Düşünceler bu uzun gecede duru bir nehir gibi akar, soğuk ama canlı. Kelimeler daha ağır ve berrak düşer kâğıda. Okunan her harf yüreğe ince bir kor gibi değer, ısıtır, uyandırır. Yazılanlar ise donmuş dalları andırır, çıplak, sert ama gerçeğin ta kendisi.
Geceler uzadıkça dertler de büyür, karanlık yalnızlığı artırır, içimizdeki en sessiz sızıyı bile çoğaltır. Özgürlüğün sesi kısılır bu gecelerde iyiler görünmez olur, kötüler ferman keser sanki. Her köşe ayrı bir sınav her adım başka bir yük. Biri biter biri başlar, acı günler soğuk rüzgârlar gibi ardı ardına gelir. Gece uzar, şafak gecikir sanki ışığın yolu buzla kaplıdır. Zaman ağır akar, yürek kendi gölgesinden üşür.
Ama insan yine de bekler… Çünkü en uzun gece bile bir yerlerde günün ilk çizgisine doğru ince bir umut taşır. Şeb-i Yelda uzun sürer, evet. Ama biter.
Ve sonunda ilk ışık ufukta ince bir çıtırtıyla belirir. Soğuk gevşer, buzlar çözülmeye yüz tutar. Dallarda bir damla parlar, camda bir çizik açılır. Gün usulca içeri süzülür. İnsansa o uzun gecenin ardından kendine biraz daha yakın uyanır.
Ne kadar gece karanlık ve uzun olursa olsun, hangi zorluklar yaşanırsa yaşansın…
Gün doğuyorsa umut vardır.
Umuda uyanan herkese selam olsun.














