ŞEB-İ YELDA
Ali Cöre
“Şeb-i yeldâyı ne bilir müneccimle muvakkıt,
Müptelâ-yı gama sor ki, geceler kaç saat.” (Sabit)
Siz hiç yuvası dağılmış evcil güvercinler gördünüz mü? Ben gördüm. Hatta yaşadım onların başına gelenleri. Pencere pervazlarında tespih taneleri gibi dizilip beyaz tüyleriyle sabah güneşine gülümserlerken evcimen, sessiz, sâkin… İnsan nefesine alışmış, yaban rüzgârlarına uzak… Bir gün nasılsa bir fırtına dokundu kanatlarına, yuvadan savruldular.
Artık sokakların, damların, yabancı göklerin kuşuydu onlar. Yaban güvercinlerinin arasına karışacaklar, onlarla yaşayacaklardı. Bir yudum suyu nasıl bulacağını, bir kırıntı ekmeği nasıl paylaşacağını bilmeyen bu narin güvercinler, nasıl sokulacaktı onların arasına? Yaban güvercinleri gökyüzünün nizamını onlardan daha iyi biliyorlardı rüzgârın dilini, taşın tehlikesini, kedinin gölgesini… Onlar ise hep bir elde, bir sevgiyle beslenmişti. Şimdi ne el vardı, ne sevgi…
İşte o beyaz güvercin gibi insanların da yuvaları dağıldı. Uçtular tanımadıkları memleketlere, haritaların sessiz kaldığı, dillerin donduğu diyarlara… Sibirya rüzgârları oraya kadar sokuluyordu, sokaklar gri, günler puslu, geceler bitmek bilmiyordu. Bir sıcak yuva aradılar, bir kapı, bir çorba buharı, bir insan sesi… Ama ne bir kapı açıldı ne bir yüz gülümsedi onlara. Sıcak sarı lambaların peşine düştüler sanki, içeriden bir davet beklediler hep.
Öyle soğuk bir günde iki yalnız ruhun yolları kesişiverdi. Birbirine benzeyen hüzünlerini çaylarına karıştırıp içtiler. Artık akşamları bir bardak çayın buharında memleket hayali kuruyor, Nazım’ın dizelerinde kayboluyor, Refik Halit’in hikâyelerinde kendi gölgelerini buluyorlardı. Her satır sanki onların hikâyesinden bir kırıntıydı. “Eskici”deki o çocuğun hıçkırıkları odanın sessizliğine karışıyor, “Kayın Ormanları”nda rüzgâr esiyor, lambası titreyen bir kulübeye doğru yürüyormuş gibi hissediyorlardı. O zamana dek duymadıkları elemleri, okudukları şairlerin hayatlarında görüyorlardı şimdi, daha iyi anlıyorlardı onları, derinden, bir bıçak yarası gibi.
Onlardan önce o yolları aşmış yiğitler vardı: Nazım Hikmet’in asi kalbi, Yahya Kemal’in nostaljik mısraları, Bediüzzaman’ın inatçı nuru… Sabahattin Ali’ye içlenirlerdi, o yalnız adamın gölgesine; Refik Halit için dertlenir sürgünün o zehirli tadını paylaşır gibi; Mehmet Âkif için hayıflanır o saf duygunun ezilişine… Namık Kemal için endişe etmezlerdi zira o, özgürlüğün bayrağını dikmişti bir kere.
Ne istemişlerdi ki bu insanlardan? Çok mu görmüşlerdi onlara bir avuç vatan toprağını? Suçları neydi acaba bu yiğitlerin? Hepsi farklı nağmelerle aynı ezgiyi söylerdi: Memleket sevgisi, insana hürmet, özgürce soluk alma hakkı, adaletin o tatlı vaadi… Otoriteden farklı düşünmek bu kadar acımasız bir cezayı hak eder miydi ki? Sürgün, hapis, unutuluş…
Okudukları şiirlerde, hikâyelerde şimdi kendi hayatlarını görüyorlardı, memleket onlara da dar gelmiş, fikirleri suç delili sayılmış, inançları zincire vurulmuştu.
Ve zamanla yalnızlıkları azaldı. Onların yanında bir üçüncü, bir dördüncü belirdi. Her biri gurbette bir sığınak arayan, memleketin kokusunu rüyasında duyan insanlardı. Arada bir nefes almak için bir araya gelişleri başka dostların da dikkatini çekti elbet. Gittikçe çoğaldılar, baharın müjdecisi çiçeklerle sevinç duydular, şiir ve yazılarıyla kutladılar o dirilişi. Sonbaharda hüzün bastı yüreklerine, romantik mısralar okudular bir araya gelip yaprakların renginde kayboldular.
Bulundukları bu yabancı diyar, hem yakın çevrenin o soğuk ilgisizliğiyle hem de dış dünyanın yabancılığıyla eziyordu onları. Soğuk geceler birbirini kovalarken kar taneleri şehrin sessizliğini beyaz bir mendil gibi örtüyordu. O küçük topluluk ayda bir aynı masada buluşur olmuştu. Hepsinin ortak bir yanı vardı, memleketin sıcaklığını kalplerinde taşıyorlardı. Her biri bir parça vatan kokusu getirmişti beraberinde — bir şiir, bir türkü, bir hatıra… O akşamlarda söylenen her kelime dilden çok kalpten dökülürdü.
Derken bir uzun kış gecesi, karın camlara sessizce vurduğu bir vakitte bu dostluğun adını koydular: Şeb-i Yelda. En uzun gece… Soğuğun, yalnızlığın ve gecenin biteceğine dair bir ümidi olmayan bir kıştı sanki. O geceden sonra bir dergi doğdu sessizce. Hem dışarıda karın altında uzayan kışın adıydı bu hem de içlerinde hiç bitmeyen gurbetin. O kadar yerinde, o kadar zarifti ki kimse başka bir isim düşünmedi. Hem yaşadıkları kuzey ülkesinde geceler uzun ve ayazdı hem de içlerinden geçtikleri zaman…
Her satırında bir özlem, her cümlesinde bir memleket izi… Kimi bir şiirle, kimi bir hikâyeyle katıldı o kervana. Gençler yazmaya başladı; yaşlılar hatıralarını anlattı. Kelimeler hem sığınak oldu hem yuva. Üç ayda bir dijital bir fısıltı gibi okuyucularıyla buluşan dergi bugün 19. sayısına ulaştı.
Dergi yalnız bir neşriyat değil, bir teselli ocağı oldu. Her yaştan, her meslekten insan yazdı. Yüreklerinde memleketin sesiyle, ellerinde kalemin titrek umuduyla… Gençlere umut vermek, yitip giden kelimeleri yeniden diriltmek için yarışmalar düzenlendi. Bir yazarın kalemi bir gencin kaderine ışık oldu. Bir şiir, bir hikâye, bir fotoğraf — hepsi birer sıcak ekmek parçası gibi dolaştı ellerden dillere.
“Şeb-i yeldâyı ne bilir müneccimle muvakkıt,
Müptelâ-yı gama sor ki, geceler kaç saat.” (Sabit)
Çünkü onlar artık biliyorlardı, gecenin uzunluğunu yalnızlık ölçerdi ve umut — en uzun gecede bile bir mum gibi yanardı. En uzun geceyi onu hesaplayan müneccime, muvakkite sorma, bilmezler. Gecelerin kaç saat olduğunu gam müptelâsına sor, o bilir, o yaşar her ânını.
Gönlünü yüksek ideallere kaptırmış muzdarip ruhlar bütün bir ömür buhurdanlık gibi tüter dururlar. Güneşler doğar batar, haftalar, aylar birbirini kovalarken mevsimler peş peşe geçer de onlar hâlâ o idealize ettikleri düşüncelerin istikametinde bir bahar ararlar… Hep hazan görürler, hazan mevsimini yaşarlar, hazan türkülerini mırıldanırlar ama ne hallerinden şikâyet ederler ne de kimseden dert yanarlar. Ant içip yola koyuldukları yüce davaları uğrunda her cefaya katlanırlar fakat asla usanmazlar, o ateşin külleriyle ısınırlar. Şeb-i Yelda tam da onların hâline tercüman olmuştu hem o kuzey ülkesinin geceleri gibi uzun ve soğuk hem de içlerinden geçtikleri sürecin o dondurucu yalnızlığı gibi.
Ve o “yuvasız güvercinler” artık biliyorlardı: Yuvalar bazen kaybolur ama kelimelerden kurulan yuvalar hiçbir rüzgârla yıkılmaz. “Şeb-i Yelda” sadece bir dergi değil, tarihe düşen bir nottu artık. Karanlığın içinden doğan, gecenin en uzun yerinden ışık yakan bir hatıra… İki beyaz güvercinin uçuşu bir dergiye dönüştü, sürgünün acısı kelimelerin kucağında eridi. Ama hâlâ geceler uzar, hâlâ bir yuva özlemiyle kanat çırpar ruhlar. Şeb-i Yelda, o özlemin adıdır artık — uzun gecelerin, romantik hüzünlerin ve bitmeyen bir bahar umudunun.


















