BEN DE MÜRİDİNİM İŞTE MEVLANA*
HASAN FAYDA
Dörtnala gelip Uzak Asya’dan,
Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket, bizim.
Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak.
Ve ipek bir halıya benzeyen toprak bu cehennem, bu cennet bizim.
Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın.
Yok edin insanın insana kulluğunu, bu dâvet bizim…
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine,
Bu hasret bizim…
Vatan hasreti, vatan sevgisi ile ilgili bu şiiri meşhurdur. Kitaplar dolusu ve bazıları bestelenmiş şiirlerin şairi Nazım Hikmetten bahsediyorum. Bilinenin ötesinde farklı bir Nazım Hikmet portresi de vardır. Onun maneviyata açık yönü pek anlatılmaz. Oysa Nazım’ın “Sosyalist Mevlevi” diyebileceğimiz ilginç bir yönü vardır.
Hikmet Bey ile Celile Hanım evliliklerini sürdüremeyip ayrılırlar ve bu ayrılığın ardında bir erkek bir kız çocuğu bırakırlar.
Erkek çocuk 1902 yılında doğan Nazım’dır. Anne baba ayrıldıktan sonra bütün çocukluğunu hayatının şekillenmesinde çok etkisi olan dedesi Nazım Paşa’nın himayesinde, onun yanında geçirir.
Nazım’ın şairliği de dededen geçmedir.
Nazım Hikmet Dedesi Nazım Paşa için ‘‘Büyük babam, Mevlevî Nâzım Paşa şairdi, anam La Martin’e bayılırdı. Evimizde şiir başköşeydi.” der.
Dede Nazım Paşa ehli tasavvuf olup Mevlevî tarikatına müntesiptir. Konya Valiliği yapan Nazım Paşa’nın valilik döneminde Nazım Hikmet de yanındadır. Paşanın evinde tasavvuf sohbetleri, mesnevi sohbetleri, mesnevi okumaları yapılır. Bunları yakından takip eden Nazım elbette ki bunlardan etkilenir. Mevlevihanelerdeki programlar da çok hoşuna gider Nazım’ın.
Bu altyapıdan kaynaklı şiirler yazmış olsa da yaygın olarak bilinmez.
Meselâ Mevlana ile ilgili yazdığı şiir.
Sararken alnımı yokluğun tacı
Gönülden silindi neşeyle acı.
Kalbe muhabbette buldum ilacı,
Ben de müridinim işte, Mevlânâ.
Ebede set çeken zulmeti deldim
Aşkı içten duydum, arşa yükseldim
Kalpten temizlendim, huzura geldim,
Ben de müridinim, işte Mevlânâ.’’
Vâlâ Nureddin’in “Bu Dünyadan Nâzım Geçti” (İlke Kitap, 2011) adlı eserinde Mevlana ile ilgili yazdığı bu şiir ve şiirin hikâyesi ayrıntılı bir şekilde anlatılır.
Kasımpaşa’daki Sinan Paşa Camii’nden nakledilen bir şadırvanın bulunduğu Beyoğlu İstiklal Caddesi’ndeki Ağa Camii Galatasaray ağası olan Şeyhülharem Hüseyin Efendi tarafından 1594 yılında yaptırılmıştır. Bu Ağa Cami çok kez hasar görür. Yıllarca sahipsiz ve bakımsız olan Ağa Camii en son 1938 yılında tamir edilir. Bu dönemlerde Ağa Camii’ni gören Nazım bir şiir kaleme alır.
Havsalam almıyordu bu hazin hali önce
Ah, ey zavallı cami, seni böyle görünce
Dertli bir çocuk gibi imanıma bağlandım;
Allah’ımın ismini daha çok candan andım.
Ne kadar yabancısın böyle sokaklarda sen!
Böyle sokaklarda ki, anası can verirken,
Işıklı kahvelerde kendi öz evladı var…
Böyle sokaklarda ki, çamurlu kaldırımlar,
En kirlenmiş bayrağın taşıyor gölgesini,
Üstünde orospular yükseltiyor sesini.
Burda bütün gözleri bir siyah el bağlıyor,
Yalnız senin göğsünde büyük ruhun ağlıyor.
Kendi elemim gibi anlıyorum ben bunu,
Anlıyorum bu yerde azap çeken ruhunu
Bu imansız muhitte öyle yalnızsın ki sen
Bir teselli bulurdun ruhumu görebilsen!
Ey bu caminin ruhu: Bize mucize göster
Mukaddes huzurunda el bağlamayan bu yer
Bir gün harap olmazsa Türkün kılıç kınıyla,
Baştanbaşa tutuşsun göklerin yangınıyla!
Nazım Hikmet 25 Temmuz 1951 tarihinde Bakanlar Kurulu kararıyla Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından çıkarılır. Bu gelişme üzerine “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından –hey gidi dünya– çıkarılmışım. Beni Türklükten, halkımın evlâdı olmaktan, milletime ölümsüz bağlı bulunmaktan kimse, hiçbir kuvvet çıkaramaz, ayıramaz.” der.
Hayatı hep bir mücadeleyle, çalkantılarla geçmektedir. Tahsil hayatı, evlilikleri, çalışma hayatı hep çalkantılı…
Hapisler, sürgünler, kaçışlar…
Siyasi iradenin bir şekilde kendine düşman görerek dışladığı, özgürlükten mahrum ettiği, birçoklarının birçok haklarının alındığı olaylar yaşanmaktaydı. İnsanlar sürgünler hapisler vs. yaşıyor, işinden gücünden oluyordu. Hapsolmak istemeyenler, siyasi iradeyle cedelleşmek istemeyenler; ya gönüllü sürgün yaşıyor ya da zorunlu sürgünlerle sevdiği, uğruna çok şeyin feda edildiği ülkesinden ayrılmak zorunda kalıyordu.
İşte Nazım için de öyle günlerden bir gündü yaşananlar. O, sürgünler, kaçışlar dönemlerinden birinde Romanya Bilimler Akademisi Tarih Enstitüsü Profesörlerinden biri olan Mustafa Mehmet, Nazım Hikmet’in Nisan 1957’de Bükreş’e geldiğinde Romanya Komünist Partisi tarafından nasıl tercüman olarak görevlendirildiği ile ilgili hatırasını şöyle anlatır:
‘‘Yıl 1957, Ramazan ayının 27’nci günüydü. Romanya Bilimler Akademisi Tarih Enstitüsü’nde çalışıyordum.
Enstitü Müdürü beni odasına çağırınca çok heyecanlandım. Komünist rejimde bir işçinin müdürü tarafından odasına çağrılması pek hayra alamet değildi çünkü. Bana ‘‘Otur.’’ dedi. ‘‘Scinteia Gazetesi’ni okudun mu?’’ O gazete İşçi Partisi Merkez Komitesi yayın organıydı. “Evet.” dedim. ‘‘O zaman Nazım Hikmet’in Bükreş’te olduğunu duymuşsundur.’’ dedi. Beni şöyle aşağıdan yukarı doğru süzdü. ‘‘Hemen evine git, elbiselerini değiştir ve Athena Palace Oteli’nde kalan Nazım Hikmet’in yanına git. Nazım Hikmet Türkçe bilen biriyle konuşmak istiyormuş. Ne isterse ona göre hareket et.’’ Ardından ‘‘Bize de bilgi ver.’’ diye ekledi.
Athena Palace Oteli’nde Nazım Hikmet’in odasının kapısını ürkek ürkek tıklattım. Kapıyı kendisi açtı. İriyarı bir insandı. Çok heyecanlanmıştım. İçimden ‘‘Ey garip Mustafa, sen nire, Nazım Hikmet nire!’’ dedim. ‘‘Türkçe konuşan sensin değil mi?’’ diyerek beni odasına buyur etti. Odada Ankara mı, İstanbul mu olduğunu bilemediğim bir radyo çalıyordu. Yanında sonradan adının, yanlış hatırlamıyorsam Galina -Nazım’ın doktoru ve sevgilisi Galina Grigoryevna Kolesnikova olsa gerek.- olduğunu öğrendiğim hanım da bana tebessüm etti.
Nazım Hikmet bana ne iş yaptığımı sordu.
Gözlerinden Türkçe bilen biri ile konuşmanın mutluluğunu okuyordum. Birden sandalyeden ayağa kalktı ve bana tok bir sesle;
‘‘Oruç tutuyor musun?’’ dedi. ‘‘Kardeşim bu akşam Kadir Gecesi’dir. Beni camiye götürmeni istiyorum.’’ Şaşkınlık içinde ‘‘Olur efendim.’’ diyebildim. İçimden, ‘‘Allah Allah! Koskoca bir komünist nasıl olur da…’’ diye geçirdim. “Siz akşam ezanından sonra hazır olun.” dedim. Devlet ona bir araba tahsis etmişti. Teravihe kadar camiyi ziyaret ederiz diye anlaştık. Odadan çıkınca beni bir panik aldı. Teşkilata haber versem bir türlü, vermesem bir türlü. Şimdi yıkıldı orası ama Carol parkının içinde bir göl, ortasında bir adacık, onun üstünde de şirin bir camimiz vardı. İmama önceden haber verdim. Çok önemli bir misafiri akşam ile teravih namazı arasında camiyi ziyarete getireceğimi ve küçük bir mevlit programı yapmasını istedim.
Nazım ve yanındaki hanımla camiye doğru yola çıktık. Nazım Hikmet gittiğimiz yeri şoförün bilmesini istemiyordu. Arabayı camiye uzak bir yerde durdurttu, şoförü yolladı. Cami yarıya kadar doluydu ve mevlit okunuyordu. Nazım Hikmet için caminin ortasına bir sandalye konulmuştu. Nazım sandalyeye oturdu. Yanındaki hanım ise ayakta durdu. İmam bana mevlitten kısa bir parça okumamı istedi. Ben de ‘Ey Azizler’ i okudum. Nazım dinledi. Sonra cemaate ünlü şairin aramızda bulunduğunu duyurdum. İşte bu sırada Nazım kalkıp cemaate ‘‘Ben komünistim. Ama sizleri böyle cami gibi kutsal bir mekânda derli toplu görmekten son derece mutlu oldum ve çok duygulandım.’’ dedi.
Vedalaştık ve camiden çıktık, köprüyü geçtik. Birkaç adım attıktan sonra Nazım sendelemeye başladı. Eliyle göğsünü tuttu. ‘‘Kardeşim ben ölüyorum.’’ dedi. Yere doğru yığılırken bir kolundan ben diğer kolundan ona eşlik eden hanım zorlukla doğrultup parktaki bir kanepeye yatırdık. Hayatımın en güç anlarını yaşıyordum. İçimden ‘‘Burada ölürse ben Komünist Partisi’ne ne derim?’’ diyordum. ‘‘Onu neden camiye götürdün?’’ diye sorduklarında ne cevap verecektim? Yanındaki kadın Nazım’ın başını dizlerine koydu. Çantasını karıştırıp bir ilaç verdi, taksi çağırmamı söyledi. Nazım arabaya biner binmez nefes almakta zorluk çektiği için bütün camları açmamızı istedi. Şoföre “Bizi ormanlık Herastrav Parkı’na götür.” dedim. Nazım biraz açılır gibi oldu. Karnının aç olduğunu söyleyerek gittiğimiz yerde lokanta olup olmadığını sordu. Lokantada kendine geldi.
Dört ay sonra Nazım Hikmet’le bir kez daha karşılaştım. Akrabalarımı ziyaret etmek için Bulgaristan’a gitmiştim. Eski bir gazeteci arkadaşımla Sofya’da buluştum. ‘‘Tam zamanında geldin. Sana bir sürprizim var.’’ dedi. Beni Sofya’nın en lüks lokantasına götürdü. Uzun bir masada Nazım Hikmet Bulgar yazarlarıyla dondurma yiyordu. Kollarını sıvamış dondurmayı kaşıklarken göz göze geldik. Beni kucaklayıp, ‘‘Kardeşim, beni sen kurtardın.’’ dedi. Arkadaşımın Bükreş’teki olayları bilmesini istemediğim için, ‘‘Nazım’ı Bükreş’te görmüştüm, kısa bir tanışıklılığımız olmuştu.’’ diyerek vaziyeti geçiştirdim.
İşte böyle.
Nazım Hikmet’in dini ve sosyokültürel hayatının hatıra kitaplarında kalan kısmından birkaç nümune paylaştım.
*Nazım Hikmet’in şiirinden bir mısra




















