KİTAP OKUMAK
SEMİH DEMİR
Kitap okumak, insan ruhunun lezzet ve şifa bulması için en eski ve en sadık yolculuğudur. Bir kitap sayfasının sessiz açılışıyla başlayan bu yolculuk, bizi kendi iç dünyamızın derinliklerinden alıp başka hayatların, başka zamanların kıyılarına taşıyarak ruhumuzu anlamlı bir gezintiye çıkarır. Her cümle zihnimizde ufka bakan yeni bir pencere açar, her kelime hafızamızda silinmeyecek bir iz bırakır. Kitap yalnızca bilgi taşıyan bir araç yâ da nesne değil, aynı zamanda insanın kendini gördüğü ve yeniden kurduğu bir aynadır.
Okumak kimi zaman nasip bardağımızı ilim ve irfan ile doldurmak iken aynı zamanda kelimelerin arasına gizlenmiş bir sırra dokunmaktır. Bir kitabın içindeki romanın kahramanıyla birlikte yürürken onun sevinçlerini ve acılarını kendi kalbimizde hissederiz. Adeta o kahramanın ta kendisi olur, hüznüne ve sevincine ortak oluruz. Bir şiirin ritmi içimizde saklı duyguları uyandırır, bir tarih kitabı içerisindeki cümlelerle yaşanan olayların, geçmişin yankılarını bugünün sessizliğine taşır. Böylece kitap bizi hem kendimize hem de başkalarına yaklaştırır.
Zamanın su gibi hızla aktığı çağımızda zamanın kıymeti bilinmediği gibi okumanın da kıymeti bilinmemektedir. Aslında kitap okumak cehalete ve küfre karşı iradenin verdiği bir dirençtir. Yüzeysel bilgilerin ve gündelik hayatın içerisindeki geçici görüntülerin arasında kitaplar bize derin düşünmenin, sabırla anlam aramanın değerini hatırlatır. Okumak zihni disipline ederken kalbi inceltir ve hayal gücünü özgürleştirir. Sonunda kitap insanın en sadık dostu olarak kalır.
Sayfalar arasında dolaşırken aslında kendi iç sesimizi buluruz. Aradığımız ve ulaşamadığımız hayallerimizin bir kısmını okuduğumuz satırların arasında bulmak için çabalarız. Kimi zaman buluruz çoğu zaman da bulduğumuzu sanırız. Belki de okumak dünyayı anlamanın ötesinde kendimizi anlamanın en güzel yoludur. Çünkü her kitap bir başka insanın kalbinden doğmuş bir ışık gibidir. Biz o ışığın altında kendi yolumuzu görürüz. Aslında okuyarak sessiz bir yolculuğun kapısını aralarız. Sayfalar arasında ilerlerken kelimeler bir nehrin akışı gibi zihne dolup ruhu besler. Her satır bizimle onun arasında görünmez bir köprü kurar, bizi kendi içimizden alıp başka dünyaların kıyısına taşır.
Okumak zamanın ağırlığını hafifleten bir eylemdir. Bir hikâyenin derinliklerinde kaybolurken gündelik hayatın gürültüsü yavaşça silinir. Kitap insanın iç sesini çoğaltan bir yankı gibidir, bazen bir dostun fısıltısı bazen geçmişin gölgesi bazen de geleceğin hayali olur. Bir metnin içinde yürümek aslında kendi içimizde yürümektir. Karakterlerin sevinciyle kalbimiz genişler, onların acısıyla içimiz daralır. Bilgiyle örülmüş satırlar zihnimizi keskinleştirirken hayalle dokunmuş cümleler ufkumuzu genişletir ve sonunda kitap, insanın en derin yalnızlığını aydınlatan bir ışığa dönüşür. Okumak dünyayı anlamanın ötesinde kendimizi yeniden keşfetmenin şiirsel bir yoludur.
Victor Hugo’nun dediği gibi “Kitaplar insanın kanatlarıdır.” bizi bulunduğumuz yerden alıp hayal gücünün ufuklarına taşır. Jorge Luis Borges, “Cennet, bir kütüphane olmalı.” diyerek okumanın ruhu besleyen yönünü vurgular. Cemil Meriç’in “Kitap aklın ilacıdır.” sözü ise kitapların yalnızca bilgi değil, aynı zamanda bir şifa kaynağı olduğunu hatırlatır. Bu sözler, kitap okumanın insan hayatında nasıl bir ışık ve rehber olduğunu gösteren çok güzel örneklerdir. Kitap hem düşüncenin hem de duygunun yol arkadaşıdır; insanı kendi iç yolculuğunda derinleştiren, kaybettiği yolunu bulduran bir pusuladır. Bir nevi, kitaplar insanın zihninden doğan en sessiz çocuklardır; Jonathan Swift’in dediği gibi “aklın çocuklarıdır.” Onlar yalnızca bilgi taşımaz aynı zamanda ruhun derinliklerine işleyen bir yankı bırakır. Franz Kafka’nın “Bir kitap insanın içindeki donmuş denizi kıran baltadır.” sözü okumanın dönüştürücü gücünü anlatır: Her satır içimizde saklı kalan buzları çatlatır, yeni bir akışa izin verir. Seneca’nın “Kitapsız yaşamak, kör, sağır, dilsiz yaşamaktır.” uyarısı kitapların insan için bir göz, bir kulak, bir dil olduğunu hatırlatır. Onlar olmadan hayat eksik, düşünce yarım kalır.
İnsan “Nasıl okumalı?” sorusuna cevap aramalıdır. Bu soru yalnızca bir alışkanlığın değil, bir yaşam biçiminin de sorgusudur. Okumak gözlerin satırları takip etmesinden mi ibarettir, yoksa zihnin ve ruhun birlikte yürüdüğü bir yolculuktan mı? Yoksa, kitapları hızlıca tüketerek mi öğrenir, ya da sabırla, düşünerek ve sorgulayarak mı derinleşir? Okuma eylemi bilgi edinmenin ötesinde bir anlam taşır, her kitap okuru kendi iç dünyasıyla yüzleştirir, farklı bakış açılarıyla tanıştırır.
O hâlde “İnsan kitabı nasıl okumalı?” sorusu aslında insanın kendini nasıl geliştirmek istediğini, dünyayı hangi gözle görmek istediğini belirleyen anlamlı ve derin bir sorudur. Bu sorunun yanı sıra “Neyi, niçin okumalıyız?” sorusu öne çıkar. İnsanın okuma eylemini yönlendiren en temel sorulardan biridir. Her kitap aynı değeri mi taşır, yoksa seçimlerimiz bizi farklı yolların eşiğine mi getirir? Yalnızca merakını gidermek için mi okumalı, yoksa kendini geliştirmek, dünyayı anlamak ve başkalarının hayatlarına dokunmak için mi? Bir roman hayal gücünü besler, bir tarih kitabı geçmişin izlerini bugüne taşır, bir felsefe metni düşünceyi derinleştirir. O hâlde “Neyi okumalı?” sorusu aslında hangi dünyalara girmek istediğimizle ilgilidir. “Niçin okumalı?” sorusu ise bu yolculuğun amacını belirler: Bilgi için, duygu için, kendini tanımak için ya da başkalarını anlamak için. Böylece okuma rastgele bir uğraş olmaktan çıkar, bilinçli bir seçim, anlamlı bir yolculuk hâline gelir.
Bu sorgulamalardan sonra “Her kitap bir eser midir?” sorusu bir adım öne çıkarken “Ben hangi kitabı okumalıyım?” yâ da “Neyi okumalıyım?” sorusunu kendimize sormalıyız. Sorduğumuz soruya yanıt ararken kitabın yalnızca kâğıda basılmış kelimelerden ibaret olmadığını hatırlamak gerekir. Kitap bir düşüncenin, bir duygunun, bir hayalin somutlaşmış hâlidir. Yazar, zihninde taşıdığı dünyayı kelimeler aracılığıyla kurar ve bu kurma eylemi başlı başına bir var etme sürecidir. Varlığın hayat bulduğu yerde ise ortaya çıkan bir eser vardır.
Elbette her kitabın bir değeri vardır ve her kitabın değeri de aynı değildir. Bazıları derinlikli bir bakış sunarken bazıları yüzeysel kalabilir. Ancak değer farklılığı “eser” olma niteliğini ortadan kaldırmaz. Çünkü eser yalnızca mükemmel olan değil, insan zihninden doğan her özgün üretimdir. Kitap ister büyük bir edebî başyapıt olsun ister küçük bir deneme olsun, her ne amaçla ve ne şekilde yazılmışsa yazıldığı anda bir düşüncenin, bir duygunun, bir bakışın izini içinde taşır.
Sonuç olarak her kitap kendi bağlamında bir eserdir. Çünkü kitap insanın zihninden doğan ve başkalarının zihnine ulaşan bir köprüdür. Bu köprü ister sağlam ister narin olsun daima bir zihni yaratımın izini taşır ve bu iz onu “eser” kılar. Dolayısıyla her kitap ruhumuzun ışığıyla yoğrulan bir eserdir, çünkü insan zihninden var olan ve insana ait bir üretimdir. Fakat her eser edebî bir yapıt ya da başyapıt da olamaz. Edebî yapıt yalnızca kelimelerin yan yana gelmesiyle değil, dilin estetik gücünü kullanarak okurda derin bir etki bırakmasıyla ortaya çıkar. Başyapıt ise zamanın sınavından geçerek evrensel bir değer kazanmış, kuşaklar boyunca okurları etkilemeye devam eden eserler için kullanılan bir tanımdır.
Birçok kitap bilgi aktarmak, düşünceyi paylaşmak ya da gündelik bir ihtiyacı karşılamak amacıyla yazılır. Bu tür kitaplar da kendi bağlamında değerlidir, ancak onları edebî yapıt yapan şey dilin inceliği, anlatımın özgünlüğü ve okurda bıraktığı kalıcı izdir. Başyapıt olabilmek içinse yalnızca edebî nitelik yetmez, aynı zamanda kültürel bir dönüm noktası olmak, evrensel bir yankı uyandırmak da gerekir. Dolayısıyla “Her kitap bir eser olarak kabul edilebilir.” demiş olsak da edebî yapıt ya da başyapıt olmak daha yüksek bir ölçütler bütününü gerektirir. Kitapların bu farklı düzeyleri edebiyatın çeşitliliğini ve insan düşüncesinin zenginliğini de bize gösterir. Kimi eserler yol gösterir kimi eserler ruhu besler kimi eserler ise çağları aşarak insanlığın ortak mirasına dönüşür. “İlimsiz şiir, temelsiz duvar gibidir. Temelsiz duvar ise değersizdir.” der Fuzuli. Ona göre şiir yani edebî üretim ancak bilgiyle anlam kazanır. Kitap okumadan, ilim öğrenmeden yazılan sözler temelsiz bir duvar gibi kolayca yıkılır. Bu beyit Divan edebiyatında okumanın ve ilimle beslenmenin ne kadar değerli görüldüğünü gösterir.
Âşık Paşa ise “Okumakla açılır gönül gözü / Bilgiyle nurlanır akıl özü.” sözüyle kitabın ve okumanın insanın iç dünyasını aydınlatan bir ışık olduğunu dile getirir. Ona göre okuma yalnızca bilgi edinmek değil, aynı zamanda gönül gözünü açmak, insanı hakikate yaklaştırmaktır. Bu beyitle şair kitapların ruhu besleyen yönünü bizlere fısıldar.
Son olarak da “Kitapla meşgul ol, ilimle süsle gönlünü / Cehalet karanlığında kalma, aydınlat yolunu.” diyen Yusuf Nabi’ye kulak verelim. Nâbi oğluna öğüt verdiği Hayriyye adlı eserinde kitap okumanın ve ilim öğrenmenin hayatı aydınlatan bir yol olduğunu söyler. Kitap cehaletin karanlığını dağıtan bir ışık gibidir. Beyit Divan şairlerinin okuma eylemini bir ahlâk ve erdem meselesi olarak gördüğünü kanıtlar.
Açıkçası Divan edebiyatında kitap ve okuma yalnızca bilgi edinmenin değil, aynı zamanda ruhu ve aklı olgunlaştırmanın bir yolu olarak görülmüştür. Şairler beyitlerinde okumayı bir ışık, bir temel ve bir yolculuk olarak tasvir etmişlerdir. Okuma insanlık tarihinin en köklü alışkanlıklarından biridir. Ancak bu alışkanlık çağlar boyunca farklı anlamlar kazanmış, farklı biçimlerde yorumlanmıştır. Divan edebiyatından modern edebiyata uzanan çizgide kitap ve okuma hem bireyin hem toplumun zihinsel yolculuğunu şekillendiren bir unsur olmuştur.
Modern edebiyat da kitap ve okuma üzerine derin sözler üretmiştir. Yazarlar okumanın yalnızca bilgi değil, aynı zamanda insanın kendini keşfetme yolculuğu olduğunu vurgular. Montaigne “Ben kitaplarımı değil, kitaplarım beni ortaya çıkarmıştır.” der, Victor Hugo “Kitaplar soğuk ama güvenilir dostlardır.”diye vurgular. John Milton “İyi bir kitap insana can veren kandır.” diyerek düşüncesini dile getirir. Roosevelt “Kitaplardan insanı tanıdım.” sözüyle insanı anlamanın da bir yolu olduğunu belirtir. Modern edebiyatın temsilcilerinin bu sözleri kitap okumanın kişisel dönüşüm, ruhsal derinlik ve insanı anlamak için vazgeçilmez olduğunu gösteriyor. Kitap yalnızca bir nesne değil, insanın kendini yeniden kurduğu bir aynadır.
Divan edebiyatı ile modern edebiyatı yan yana düşündüğümüzde kitap ve okuma üzerine söylenen sözlerin zamanın ruhuna göre değiştiğini görürüz. Divan şairleri için kitap çoğunlukla ilim ve hikmetin kaynağıdır. Bu yaklaşımda kitap insanı olgunlaştıran, ahlâk ve erdemle bütünleştiren bir yol gösterici niteliği taşırken modern edebiyatta ise kitap daha çok bireyin iç dünyasını dönüştüren bir güç olarak öne çıkar. Divan edebiyatı kitapları birer ilim ve hikmet kaynağı olarak görürken modern edebiyat onları ruhun ve benliğin dönüştürücü gücü olarak yorumlar. İki yaklaşım da farklıdır ama ortak bir noktada buluşur: Kitap insanı kendine ve dünyaya yaklaştıran bir köprüdür. Bu iki yaklaşım arasındaki fark aslında zamanın ruhunu yansıtır. Öyleyse “Hiç okuyan ile okumayan bir olur mu?” sorusuyla sizleri kitaplarla baş başa bırakmak istiyorum.


















