ARAFTAYIM, FAKAT HANGİ TARAFTAYIM?
M.Yetik
Hayat hızla akıp gidiyor ve ben büyüyordum. Büyümek için alınan yaşların yanı sıra yaşantıların da ne kadar değerli olduğunu yavaş yavaş anlamaya başlıyordum. Bir çocuk da büyüyebilirdi veya büyümek zorunda kalabilirdi; bunu artık fark ediyordum. Yaşadıkları yaşından büyükse bir noktada o çocuk büyümüş olmalıydı artık. Bu hayat bazı şeyleri öğretmiş olmalıydı ona. Hayat, kimseye acımadan ilerlerken bir günde bir insanın hayatının ne denli değişebileceğini; adeta bir kitabın tertemiz, yeni bir sayfası gibi yeniden başlanabileceğini öğretmişti bana da.
Peki, yeni bir sayfaya başlarken geçmiş sayfaları unutur muydu? Tabii ki hayır! İşte insan bazen eski ve yeni sayfanın arasındaki bir ayraç misali öylece kalakalırdı.
Arafta kalmak… Nasıl bir duyguydu bu? Tarif etmesi mümkün müydü? Yoksa sadece yaşayan mı bilirdi? Ve yaşayan birisi bu hissi nasıl anlatırdı? Gelin görelim:
Sanırım benim gerçek arafım bir havaalanında başlamıştı. İki ayrı yön, iki farklı hayat fakat tek bir ben. Bir tarafta babam ve beni bekleyen yeni bir hayat, yeni bir dil, geleceğim, özgürlüğüm; diğer yanda ise annem, geçmişim, ailem, çocukluğum, memleketim ve anılarım. İşte tüm bunların ortasında duran ben… Benliğimle baş başa kalan ben, içimde anlamlandıramadığım karmaşık duygularım, heyecanıma karışan hüznüm ve çocuk ruhuma sığdıramadığım gerçekler.
Gidiyorduk… İşte o an gelmişti. Uzun bekleyişlerin ve pes etmeden süren çabaların sonucunda o gün gelmişti ve biz yola çıkıyorduk; geri dönüş bileti olmayan bir yolculuğa. Bu öyle bir yolculuktu ki ardında ne çileler vardı ne yaşanmışlıklar! O kadar zordu ki bu kararı almak. Bir gün artık her şey son raddeye geldiğinde babam o soruyu sormuştu:
“Yurtdışında yaşamak ister misiniz?”
Birden “Evet!” demek istedi içimdeki yurtdışına çıkma hayalleri kuran çocuk. Fakat biliyordum ki bu öyle bir soru değildi; çok daha ciddi bir meseleydi. “Evet.” diyemedim hemen, çünkü arkasından geleceklerin farkındaydım, yapılacak olan zorlu yolculukların, göze alınacak risklerin ve bizi bekleyen engellerin.
Ama “Hayır.” da diyemezdim. Çünkü artık normal bir yaşam süremez hâlde yaşıyorduk. Bu yüzden “Hayır.” deme şansım da yoktu. Ve böylelikle süreç başlamıştı. O kadar zordu ki o vizeyi ve bileti almak. Diğer insanlar için son derece kolay olan bu şey bizim için çok zor olmuştu. Bir yandan büyük bir heyecan ve umutla gideceğimiz günü beklerken diğer yandan buna karşı çıkan yurdum insanı ve diktatör bir hükümetle adeta savaşmak zorundaydık.
Yılmadan, usanmadan hakkımızı aramak ve bu umudu kaybetmemek zorundaydık. Çünkü yapamazdık artık; özgürlüğümüzü yitirdiğimiz, ailemizin bile bize sırt çevirdiği, kendi milletimizin insanının bize düşmanmışız gibi baktığı, her kapı çalışında yüreğimizin ağzımıza geldiği, “Yine ne olacak?” endişesiyle yaşadığımız bir ülkede yapamazdık.
Ben, her okuldan geldiğimde “Bu kez evde kim eksik? Yine kimi haksız yere götürdüler?” korkusuyla büyürken kardeşim “Anne, sıra sana mı gelecek?” diye sorarken yapamazdık.
İşte tüm bunları sırtlayarak çıkmıştık bu yolculuğa. Elimde valizler, yanımda küçük kardeşim ve güvenlik sınırının ardından yaşlı gözlerle bize bakan annem… Bir anneydi o; kim bilir yüreğinde ne korkular, ne endişeler taşıyordu ama çaresizdi. Bir daha ne zaman kavuşacaktı yavrularına, bilmiyordu. Ya bir hafta ya aylar sonra. Fakat tüm bilinmezliklerin yanında bildiği tek şey o gün orada çocuklarını uğurlaması gerektiğiydi. Ve öyle yaptı.
Ben de her ne kadar her şeyin farkında olsam da umut dolu bakışlar ve sözlerle vedalaştım annemle. Uçağa binmeyi beklerken ülkeme baktığım son dakikalar olduğunu, ülkemde attığım son adımlar olduğunu biliyordum. Belki bir gün geri dönecektim fakat bunun ne zaman olacağını bilmiyordum. Tek bildiğim bunun yakın bir zaman olmadığıydı.
Akrabalarımı bir daha ne zaman görebileceğimi bilmiyordum. Onlarsa bizim gittiğimizi bile bilmiyorlardı. Bir çocuk için fazlasıyla ağır düşüncelerdi bunlar. Düşünsem de ileride bizzat yaşayacağımın farkında değilmişim meğer.
Tüm bunlar kafamda dönüp dururken bir yandan “Nasıl olacak? Gidebilecek miyiz?” stresi vardı üzerimde. Bu yüzdendir belki çok da düşünmemeyi tercih ettim. Oysa yaşımdan büyüktü yaşadıklarım. Ne zaman geri kavuşacağımızı bilmeden annemi geride bırakıp “Ben hallederim, merak etme.” diyerek kardeşime göz kulak olmuştum ve ben orada abla olmalıydım artık. Çünkü tüm olanların farkında olup her şeyi içinde yaşayan kardeşime destek olmalıydım fakat ben bile olacaklardan bihaberdim.
Ama mutluydum bir yandan çünkü orada bizi bekleyen babam vardı; uzun süredir ailesine kavuşmayı bekleyen bir baba. Tüm risk ve zorlukları göze alıp bir yola çıkan ve devamında ailesine iyi bir gelecek kurma hayalleri kuran bir baba. Biliyordum, o artık özgürdü ve biz de öyle olacaktık. Sokakta babamı tanımıyormuş gibi yapmama gerek kalmadan onunla gezebilecektim mesela. Bu yüzden bir o kadar da sevinçli ve heyecanlıydım.
Kafamda dönüp duran, cevaplayamadığım yüzlerce soru, içimdeki hafif burukluk ama tüm bunlara rağmen bedenimi terk etmeyen bir mutluluk… Ve uçak inmişti. Artık Almanya’daydık. Bir maceranın kapıları aralanıyordu.
İlk dakikalarımda hostes gelip “Almanca biliyor musun?” diye sordu.
Cevabım: “Hayır.”
“İngilizce biliyor musun?”
Cevabım yine: “Hayır.”
Ve ardından hostesin “Peki sen burada böyle ne yapacaksın?” der gibi bakan gözleri… Fark ettim ki gerçekten yepyeni bir dünyadaydım. Ne konuştuğumda onlar beni anlıyordu ne de ben onları.
Gergin birkaç dakikanın ardından o an geldi ve babama kavuştuk. Tüm o zorlukların değdiği o kavuşma anı yaşanmıştı fakat yine eksiktik çünkü annem yoktu yanımızda. Yeni ülke, yeni dil, yeni çevre derken alışma sürecim heyecan ve şaşkınlıkla geçiyordu. Neyin ne olduğunu tam olarak kavrayamıyordum ve bu zaman alacaktı. Zorlu bir süreçti fakat bu zorluklar göze batmıyordu; çünkü mutluyduk.
Evet, duyularımın da arafında kalmıştım. Bir tarafım zorluklarla direnmeye çalışırken diğer tarafım sadece güzelliklere odaklanıyordu. Ne hissetmem gerektiğini veya hangisinin doğru olduğunu bilmiyordum. Adapte olmalıydım; yeni bir dil öğrenmeli ve hayatımın bu yeni akışına ayak uydurmalıydım. Eğitim dilim artık ana dilim değildi. “En fazla ne kadar farklı olabilir ki?” diye düşündüğüm okul hayatım, her seferinde beklenmedik kurallarıyla çıkıyordu karşıma.
Alışmak kolay olmamıştı. Ders sistemini anlayamadığım için bulamadığım sınıfları ve giremediğim dersleri çok iyi hatırlıyorum. Girdiğim derslerde ise sadece gürültüden ibaret sesler duyuyordum. Kendimi ifade edememe zorluğuyla tanışmıştım. Ne kendimi savunacak kadar konuşabiliyordum ne de bir sıkıntımı açıkça anlatabiliyordum.
Evet, aynı dili konuşmuyordum ama konuşmadan da anlaşılabileceğini, insanlığın her yerde var olduğunu görüyordum.
Burada ülkemdeki gibi bir konuma sahip değildim, bunun farkındaydım. Kimilerine göre mülteci kimilerine göre göçmen, bazen sadece bir yabancı, bazen ise müslüman bir kızdım. Evet, herkese göre farklı bir anlam taşıyordum ama benim bildiğim bir şey vardı: Ben her zaman kendimdim. Türkiye’de doğmuş, belirli bir yaşa kadar büyümüş ve bazı siyasi sebepler yüzünden ülkesini terk etmek zorunda kalmış ‘ben’dim.
Onlar için kimi zaman kendini anlatamayan, dillerini konuşamayan bir yabancı olduğumu bilseler de çoğu benliğimin ardında taşıdığım bir hikâye olduğunu bilmiyordu. Buna rağmen çoğu zaman saygı ve sevgi gördüm. Onlara göre sıfatım ne olursa olsun ben de bir insandım, çocuktum veya gençtim.
Her şeyi bir kenara bırakıp beni sadece ben olduğum için tanıyan, seven yabancı dostlarım olduğunda anladım: Sadece iyi bir insan olabilmek yeterliydi. Siyasi ya da dinî görüşün ne olursa olsun saygı duymasını bilmeliydi insan.
İşte kendi milletimden, dinimden, memleketimden olmayan insanların bile bana bu denli saygılı yaklaşımını gördükten sonra bazı şeyleri daha iyi idrak etmeye başlamıştım. Çünkü diğer tarafta doğup büyüdüğüm topraklarda kendi milletimden gördüğüm muamele vardı; ait olduğum yerde yaşadığım yabancılık hissi.
Bunları karşılaştırdığımda bir hayli şaşkındım. Nasıl mümkün olabilirdi? Ben de bilmiyordum. Kabul etmek istemesem de gerçekler ve yaşantılar gün gibi ortadaydı. Hayır, bir nefret söz konusu değildi ama bu gerçekle yüzleşmek içimdeki hasreti tüketiyordu. Yüreğimde ülkemin geride bıraktıklarını ise anlamsızlaştırıyordu.
Yeni hayatımda deneyimler kazandıkça sürekli kendi ülkemle bir karşılaştırma içine giriyordum ve yavaş yavaş anlamaya başlamıştım ki artık tek bir ülkeye ait değildim. İnsan doğduğu ve büyüdüğü yere mi aittir yoksa ait hissettiği yere mi? Bu sorunun cevabını bulmalıydım ama zaman gerekiyordu.
Günler birbirini kovalarken sonunda anneme kavuşma vaktimiz geldi. Almanya’ya gelişimizin üzerinden yaklaşık bir ay geçmişti. Sonunda ailemiz tamamlanacaktı. O geldikten sonra her şey dört dörtlük olmayacaktı elbet, çünkü bizi bekleyen resmi bir süreç vardı. Ama önemli olan artık aynı ülkede, aynı şehirde, özgürce bir arada olmamızdı. Ve öyle de oldu.
Unutamadığım anılarımdan biri de ailecek Almanya’da yaptığımız ilk market alışverişiydi. Dışarı çıktığımızda anı olsun diye bir fotoğraf çektirmiştik. Çünkü herkes için sıradan olan bu mutluluğa, hatırlayamayacak kadar uzun bir süre hasret kalmıştık.
Bu sıradan küçük mutluluklara hasret bırakan sisteme bir o kadar öfkeli, fakat bunun ne kadar özel olduğunu bana öğrettiği için de minnettardım. Artık çekirdek ailemiz yeni bir hayat kuruyordu. İnsan yaşadıkça alışıyordu ama bu hiç kolay olmuyordu.
Hani derler ya “burnunda tütmek”… Ben bu hissi çok erken öğrendim. Aldığım bir kokuda, gördüğüm bir çehrede, dinlediğim bir şarkıda öğrendim.
Ve bayramlar… Ah o bayramlar!
Gurbet kelimesini her zaman hissetmesem de her gurbetçinin bu kelimeyi sonuna kadar yaşadığı anlardır bayramlar. Yaşadığım ülkede sıradan bir günken, ben bayramlıklarımı giyip giderdim okula. Diğer günlerden bir farkı olmalıydı çünkü. Kimse anlamazdı ama ben bilirdim ve bu bana yeterdi.
Büyüklerimin evlerini ziyaret edememek, o coşkulu kalabalık bayramları yaşayamamak dokunuyordu yüreğime. Ta ki bir bayram sabahı dedemin vefat haberini alana kadar…
İşte o gün bir kez daha anladım ki her zorluğun ardında daha zoru da vardı.
İki ülkenin arasında çaresizce sıkışan bir ben vardı. Yaşayamadığımız bir bayramın yanı sıra gidilemeyen bir cenaze…
Arkadaşım “O zaman Türkiye’ye mi geliyorsunuz?” dediğinde “Hayır.” demek zorunda kalışım… Nasıl bir yüktü bu böyle?
İşte böyle anlarda daha çok hissettim ikiye bölündüğümü. Gitmek zorunda olduğum durumlarda gitmek istesem bile mümkün olmadığını gördüğümde, ben bayram kutlarken herkes sıradan bir gün yaşadığında…
Gün geçtikçe içinde bulunduğum bu durum beni ülkemden biraz daha koparıyordu. Geçmişimi unutmak istemiyordum ama artık geri dönmemi sağlayacak bir sebep de bulamıyordum. Çünkü her seferinde bir sebep daha alıyorlardı elimden.
Zaman geçtikçe daha iyi fark ettim ki geride bıraktığım tek şey arkadaşlarım, okulum, ailem değildi, aynı zamanda çocukluğum ve tüm anılarımdı. Çocukluğumdan kalan hiçbir oyuncağım yoktu mesela yanımda ya da çok sevdiğim eşyalarımın büyük kısmı.
Peki bunları geride bıraktığımda yok mu olacaktı hepsi? Tabii ki hayır. Hepsi benimleydi. Nasıl ki yaşadıklarımı sırtlayıp çıkmıştım bu yolculuğa, geçmişimi de yüreğime alıp yürümeliydim.
Bir soru sormuştum:
İnsan aidiyet hissettiği yere mi aittir?
Artık cevabını biliyordum.
Bence insan nerede mutlu ve özgürse oraya aittir.
Nerede yaşama hissini tadabiliyorsa oraya aittir.
Benim gibi sebeplerle Almanya’ya gelen birçok arkadaşım oldu ve hepsinin kendi küçük dünyalarında büyük hikâyeleri vardı. Biz iki kültür arasında büyüyen gençlerdik. Bir araya geldiğimizde ülkemizi yâd eder fakat cümlelerimizi çoğu zaman buruk bitirirdik. Ama içimizden biri hep umutla derdi ki:
“Elbet bir gün…”
İşte ben de bu gençlerden sadece biriyim. Ne geçmişimi unuttum ne değerlerimi. Sahip çıktığım kültürüm ve değerlerimle entegre olduğum yeni ülkemdeyim artık.
Böylelikle araftayım.
Fakat “Hangi taraftayım?” soruma artık bir cevap verebiliyorum.
Bir gün tüm bu olanlar hakkında konuşurken babam “Siz tarihi yaşıyorsunuz kızım.” demişti. Bu cümleyi unutabileceğimi sanmıyorum, çünkü o an bazı parçalar yerine oturmuştu kafamda.
Ben, yaşadıklarımı normalleştirip alışmış olsam da tüm bunlar bir gün tarihe geçecek kadar değerli deneyimlerdi.
Şimdi insan ne geçmişe gidebilir ne de geleceğe. Bir denge çubuğu misali ortada durmalı belki de. Fakat gün gelecek, gelecekten geçmişe yaşlı gözlerle bakıp anlatacağız.
Ve hayat hiç beklemediğimiz bir anda, beklemediğimiz bir yerden vurabiliyor. Bir günde hayatımız tamamen değişebiliyor ve bize yeni bir sayfa açtırabiliyor.
Anladım ki ne kadar arada kalırsam kalayım, önümde devam etmem gereken bir yol var. Ve bu yolda bana düşen en önemli görev, benliğimi kaybetmeden devam edebilmek.
Evet, ben kendi ülkesi ile onu kendi ülkesinden korumak için kucak açan bir ülke arasında kalan bir gencim.
Ama tüm bunların yanı sıra, geleceğe umutla bakan ve hayata sımsıkı tutunan, akışa ayak uyduran bir “ben”im.



















