KÜÇÜK PRENS VE ANLAMINI YİTİREN İNSANLIK
ERTUGRUL INCEKUL
- yüzyılın başlarında, Avrupa’nın sokaklarında savaşın gölgesi dolaşırken, Antoine de Saint-Exupéry adlı ince yapılı, hayalperest bir çocuk gökyüzüne bakıyordu. İnsanlar yeryüzüne ait şeylerle uğraşıyordu: para, ünvan, güç… Ama Antoine için asıl büyü ve gizem bulutların üzerindeydi.
1900 yılında Fransa Lyon’da doğdu. Küçük yaşta babasını kaybetti. Çocukluğu eski bir şatoda geçti; uzun koridorlar, eski saatler ve yıldızlı geceler arasında… Belki de bu yüzden içinde hep biraz yalnızlık taşıdı. O yalnızlık daha sonra kitaplarının ruhuna sinecekti.
Gençliğinde makineler çağının başladığını gördü. İnsanlar trenlerden sonra artık gökyüzünü fethetmek istiyordu. Antoine ilk kez uçağa bindiğinde yalnızca bir araç görmedi; özgürlüğü gördü.
Pilot oldu.
O yıllarda pilotluk bugünkü gibi güvenli değildi. Gökyüzü hâlâ vahşi bir yerdi. Antoine, posta uçaklarıyla Afrika çöllerinin, And Dağları’nın ve fırtınalı okyanusların üzerinden geçti. Bazen motorlar duruyor, bazen arkadaşları kayboluyordu. Ölüm, pilotların sessiz yol arkadaşıydı.
Ama Antoine her uçuşta insan ruhunu daha iyi anlamaya başladı. Ona göre insan, tehlike karşısında gerçek yüzünü gösterirdi.
Bir gece çölde mahsur kaldığında yıldızların altındaki sessizlik ona şunu öğretti: İnsan yalnız kaldığında aslında kim olduğunu anlar. Döneceği ve sığınacağı gerçek gücü keşfeder.
Bu yaşadıkları onun eserlerine dönüştü.
İlk önemli kitaplarından Southern Mail, posta pilotlarının tehlikeli hayatını anlattı. Ardından gelen Night Flight, cesaret ve sorumluluk üzerine güçlü bir hikâyeydi. İnsanlar onun kitaplarını okuyunca yalnızca uçakları değil, insanın içindeki korku ve umudu da görmeye başladılar.
Sonra Wind, Sand and Stars geldi. Bu eser, gökyüzünden dünyaya bakan bir adamın düşünceleriydi. Savaşların anlamsızlığını, dostluğun değerini ve insan olmanın kırılganlığını anlatıyordu.
Ama dünya karanlık bir döneme giriyordu.
II.Dünya Savaşı başladığında Avrupa yanıyordu. Antoine artık yalnızca bir yazar değildi; aynı zamanda ülkesinin acısını taşıyan bir pilottu. Yaşı ilerlemesine rağmen keşif uçuşlarına katıldı. Çünkü ona göre insan, inandığı şey uğruna risk almalıydı.
Savaş sırasında Amerika’ya gittiğinde insanlar onu ünlü bir yazar olarak tanıyordu. Ama o hâlâ içindeki yalnız çocuğu taşıyordu. İşte tam o dönemde dünyanın en ünlü hikâyelerinden birini yazdı:
Küçük Prens- The Little Prince
Dünyanın en çok satan kitapları içinde yerini halen koruyor. Kitap görünüşte bir çocuk masalıydı. Ama aslında yetişkinlerin kaybettiği şeyleri anlatıyordu: sevgiyi, merakı, sadeliği ve kalbin bilgeliğini…“İnsan ancak kalbiyle doğru görebilir,” sözü bütün dünyaya yayıldı.
Küçük Prens yalnızca edebiyatı etkilemedi; insanların hayata bakışını değiştirdi. Savaşlarla sertleşmiş bir çağda, insanlara yeniden duygularını hatırlattı. Çocuklar onu bir masal gibi okudu, yetişkinler ise kendi kaybettikleri masumiyeti buldu.

Kale ve Anlamını Yitiren İnsanlık
Citadelle — Türkçede çoğunlukla “Kale” adıyla bilinir — Antoine de Saint-Exupéry’nin en derin, en ağır ve en felsefi eserlerinden biridir. Diğer kitapları gibi bir macera romanı değildir. Daha çok, insan ruhu üzerine uzun bir düşünce yolculuğudur.
Bu eser, Antoine’ın ölümünden sonra yayımlandı. Çünkü kitap tamamlanamamıştı. O yüzden okurken bazen bir bilgenin gece boyunca tuttuğu notları okuyormuş gibi hissedersiniz.
Hikâye, çölde yaşayan hayali bir hükümdarın ağzından anlatılır. Bu hükümdar bir kale inşa etmeye çalışır. Ama o kale yalnızca taşlardan yapılmış bir yapı değildir. Aslında toplumun, insan karakterinin ve medeniyetin sembolüdür.
Antoine burada insanı keşfe yönelik sorular sorar:
İnsanları bir arada tutan şey nedir?
Özgürlük sınırsız olmak mı, yoksa anlamlı bir düzene ait olmak mı?
Sevgi nasıl korunur?
Bir toplum neden çöker?
İnsan neden yalnızlaşır?
Kitap boyunca hükümdar, insanları yalnızca kurallarla yönetmenin yetmeyeceğini söyler. Ona göre insanın ruhunu beslemeyen bir uygarlık sonunda çöker.
“Taşları üst üste koyarak tapınak yapamazsın. Önce insanların kalbinde bir anlam inşa etmelisin.”
İşte bu yüzden “Kale”, aslında görünmez bir medeniyetin hikâyesidir.
Eserin tonu Küçük Prens’ten çok farklıdır. Küçük Prens daha sade ve şiirseldir; “Kale” ise yoğun, yavaş ve tefekküre açık bir kitaptır. Bazen bir filozof, bazen bir sufi, bazen de yaşlanmış bir kral konuşuyor gibi hissedersiniz.
Antoine bu kitapta kendi çağının krizine cevap arıyordu. Çünkü yaşadığı dönem, II. Dünya Savaşı ile parçalanmıştı. İnsanlar teknolojiyle güçlenmiş ama anlam duygusunu kaybetmişti. Ona göre modern insanın en büyük sorunu yalnızlık ve köksüzlüktü.
“Kale” bu yüzden sadece bir roman değil, bir uygarlık eleştirisidir.
Kitabın etkisi geniş halk kitlelerinden çok düşünürler, yazarlar ve felsefeye ilgi duyan okurlar arasında büyüdü. Çünkü okunması kolay değildir. Ama sabırla okunduğunda insanın içine işleyen cümlelerle doludur.
Antoine sanki bu eserle şunu söylemek istiyordu:
“İnsan yalnız yaşayamaz. Bir şeye ait olmalı. Ama ait olduğu şeyin ruhu olmalı.” Yani insanın kalbine hitap etmeli. Yani insan ruhunu doyurmalı. Batıp giden şeyleri sevmem diyen Hz. İbrahim misali.
Ve belki de bu yüzden “Kale”, onun en kişisel eseridir. Çünkü burada artık genç pilot değil; savaşları, yalnızlığı ve insanlığın kırılganlığını görmüş olgun bir Antoine konuşur.
1944 yılında Antoine bir keşif uçuşuna çıktı. Uçağı Akdeniz üzerinde kayboldu. Ne geri döndü ne de tam olarak ne olduğu uzun süre anlaşıldı.
Sanki kendi hikâyesindeki gibi yıldızlara karışmıştı.
Ama ölümünden sonra etkisi daha da büyüdü. Kitapları onlarca dile çevrildi. Pilotlar onu cesaretin sembolü olarak gördü. Yazarlar onun şiirsel anlatımından ilham aldı. Çocuklar hâlâ Küçük Prens’in gezegenini hayal ediyor.
Çünkü Antoine de Saint-Exupéry yalnızca bir yazar değildi.
O, insan ruhunun sonsuzluğu arayışının, hür olmak isteyişinin anlatıcısıydı.



















