SUSSAM OLMUYOR, KONUŞSAM ZOR
Zeynep Gülşen
Zihnimde yankılanan bir terazidir bu. Bir kefesinde kelimeler, öbüründe sessizlik.
“Cümleler de dinlenmek ister.” der Şems-i Tebrizi. Sonra ekler: “Onlar dinlendirilmezse cümle âlem yorulur.” Demek ki kelimelerin de cümlelerin de dinlenmeye hakkı var. Her hak sahibinin hakkını teslim etmek gerek.
Bazen susmak ağır basıyor bazen konuşmak. Dengeyi bulmak ne zor insan için. Konuşulanlar yerli yerinde olsaydı dünya böyle mi olurdu? Sözler kalplere neşe ve huzur olsun diye yok mudur? Susunca kaybolan değerleri kim getirir geriye? Ya ulu orta konuşunca kırılıp dökülen canlar?
Hangisi ben hangisi korkum bilmiyorum. Söz dudaklarımda doğmadan yoruluyor. Yaman bir çelişki içindeyim. Sanki her cümle söylenmeden önce tartılıyor da hep eksik hep fazla geliyor terazide. Ne hassas bir denge! Kim doğru tartar da verir müşterisine?
Konuşulması gereken yerde suskunluk… Bahara açılmış bir ağacı heba etmek gibi geliyor. Onun dalları, çiçekleri, meyveleri olacaktı, latif bir endamı. Ya susulması gereken yerde konuşmak? Ağacı kökünden yok etmek gibi midir o da? “İnce ayar.” dedim ya… Hassas bir terazi bu. Dil ne kadar da keskin bir alet! Ama işlevini de yapması gerek.
Rahmetli babamın sesi doluyor zihnime: “Doğrular ahirette mi söylenecek?” demişti bir akşam, radyodan taşan haber sesleri arasında.
O zaman gülmüştüm. “Ne var, şimdi de söylenir doğrular.” demiştim.
Yıllar sonra o gülüş boğazıma düğümleniyor. Belki de bazı doğruların dünyada söylenecek yeri kalmadı. Belki de susmak, kirlenmesin diye doğruları saklamaktır. Ya da konuşmak, sessiz çığlığın başka bir hâlidir.
Bilmiyorum.
Susmakla konuşmak arasındaki çizgi her gün biraz daha inceliyor.
Belki de Dostoyevski’nin dediği gibi ben de bir “Sessiz konuşmanın ustasıyım, bütün ömrümce sessiz konuştum ve sessizlik içinde bütün trajedileri yaşadım.” Pek ikna edici gelmedi. Bu, “İçimde yarım kalmış bir konuşmanın üzüntüsü vardı.” (S. Ali) cümlesinde saklı bir gizden olabilir mi?
Oysa ben zaten biliyordum bu zamana kadar: Konuşmanın önündeki tek engel sözün yüzünü hayra dönük olmama ihtimalidir. Söz mesuliyet demektir. Babamın “Doğrular ahirette mi söylenecek?” sözüne şimdi yeni bir anlam yüklüyorum.
Sıdk ve kizb iki zıt kutup değil mi? Söz de tasdik makamında olduğuna göre insan kendi mührünü kendisi kazıyor demektir. Neydi o güzel kitabın adı? Ruhumuzun Heykelini Dikerken.
Evet, böyleydi. Ruhun heykeli ancak doğrulukla dikilebilir.
Benliğin sesi olan konuşmalara, yazmalara tahammül etmek ne zor. Kişinin bir şey yaptığını sanıp kibir dağlarında gezinmesi, başkaları hakkında ahkâm kesmesi… Sussa belki bir kıymet ifade edecek ancak konuşunca sahte inciler nasıl da dökülüveriyor yerlere. Bu hâli görünce insanlık adına bir utanç duygusu kaplıyor içimi. Konuşmayı terk ediyorum o an. Susma orucu gibi… Meryem orucu gibi… Zekeriya orucu gibi… O da bir ibadet olur mu diye umut ediyorum.
Ve ben, her sabah o çizginin üzerinde yürüyorum, düşmemek için, susmamak için,
bazen de sadece var olmak için…



















