ÇAM SAKIZI, ÇOBAN ARMAĞANI
ALİ CÖRE
Mahallenin resmi kayıtlardaki adı Gizlice idi ama devletin mühürlü kâğıtları bizim sokaklara pek uğramadığından herkes oraya kısaca Çay Mahallesi derdi.
Adı Gizlice’ydi ama saklısı gizlisi yoktu; sesi vardı mahallenin. Sabahları bakırcıların leğen dövme sesiyle uyanır, öğle vakti bakkal kapısındaki pirinç çıngırağın şıngırtısıyla irkilir, akşam ezanından sonra da kapı önüne dizilen kadınların çekirdek çıtırtılarıyla uykuya dalardı.
Herkes birbirini tanırdı.
Kim kimin oğludur, hangi gelin hangi görümceye küsmüştür, en güzel turşuyu hangi ev kurar, kahvede iskambil oynayan Rıza Efendi hangi cebinden kağıt çalar… Hepsi bilinirdi. Mahallenin görünmez bir defteri vardı sanki; herkesin hali tavrı oraya yazılırdı.
Bir de bu düzenin tam ortasında mahalleyi canından bezdiren bir çocuk vardı:
Metin.
Biz çocuk aklıyla ona sadece Metin derdik ama büyüklerin ona başka bir adı vardı. Ne zaman sokağın başında görünse, kahve önünde oturan yaşlılar sakallarını sıvazlayıp:
— Aman uzak durun… Bu çocuk tam besmelesiz… derlerdi.
Biz anlamazdık.
Yahu bu çocuk bizimle beraber Kur’an kursuna geliyor, elifba okuyor, camide hocanın dibine kadar oturuyordu. Nasıl besmelesiz olabilirdi?
Sonradan anladık.
Bazı insanlar doğarken değil, büyürken besmelesizleşirmiş.
Mahallede herkesin bir lakabı vardı ama yüzüne karşı söylenmezdi. Kör Hasan’a “Kör Hasan” denmezdi mesela. “Hasan Efendi” denirdi. Topal İsmail görünce “İsmail ağabey buyur” diye yer açılırdı.
Metin ise bundan acayip keyif alırdı.
Kendisinden büyük adamlara:
— N’aber lan Lunder?
— Mehmet Ağa çekil hele!
— Emine Kadın gene mi dedikodu? diye seslenirdi.
Kendinden büyük kızlara bile akranıymış gibi konuşur, kadınların arasına dalar, herkesle alay ederdi.
Sadece insanlar değil, hayvanlar da bezmişti bunun elinden.
Köpekleri dövüştürür, kedilerin kuyruğuna teneke bağlar, elindeki sapanla kuş avlardı. Bir gün İrfan’ın gözü gibi baktığı beyaz güvercini alnının ortasından vurmuştu da çocuk günlerce Metin’i kovalamıştı.
Ama ne çare…
Metin’in derisi kalındı.Dayak girer, yaramazlık çıkardı.Ertesi gün yine aynı Metin olurdu.
O zamanlar sakız çocukların en büyük eğlencesiydi. Şimdiki gibi iki çiğneyip tadı kaçan şeylerden değildi. Hele TipiTip vardı ki… rengârenk ambalajlı. İçinden minicik karikatürler çıkardı. Biz o kağıtları servet gibi saklardık.
Bazı çocuklar babalarından üç beş kuruş koparıp bakkaldan toplu sakız alır, mahallede tane hesabı satardı. Sonra da “kader” diye çekiliş yapıp para kazanmaya çalışırlardı.
Kadınlar bile sakız çiğnerdi o zamanlar.
Hamur yoğururken, çamaşır yıkarken çiğner; yorulunca ağızlarından çıkarıp başörtülerine yapıştırırlardı. Sonra unuturlardı. Evin her yerinden sakız çıkardı: raf altından, masa kenarından, mutfak tezgahından…
Biz de okulda sıranın altına yapıştırırdık öğretmen görmesin diye.
Ama sakızın da bir adabı vardı.
Camide sakız çiğnenmezdi. Büyüklerin yanında şapırdatılmazdı. Sakız patlatmak terbiyesizlik sayılırdı.
Biz de hocaya sorardık:
— Hocam sakız çiğnemek günah mı?
— Tuvalette çiğnersek ne olur?
Hoca bazen kızar bazen gülerdi.
İşte o günlerden bir gün…
Mahallenin kadınları Ayşe Hanım’ın avlusunda oturmuş sohbet ediyordu. Ayşe Hanım öyle sıradan bir kadın değildi. Erkek Fatma derler ya, tam öyleydi. Esmer olduğu için mahalle ona “Kürt Ayşe” derdi ama aslında Kürt değildi.
Kimseye eyvallahı yoktu.
Mahallenin kabadayılarına bile kafa tutardı.
O gün kadınlardan biri sedire uzanmış, ötekiler yüzüne kahverengi bir karışım sürüyordu. O zamanın usulü işte; ne olduğu belli olmayan ev yapımı bakım maskeleri…
Tam o sırada kapı tekmeyle açıldı.
Kim olacak?
Metin.
Kadınların arasına kadar girip:
— Ooo! Bu ne böyle? Kadını çamura mı buladınız? dedi.
Kadınlar:
— Çık dışarı edepsiz! dedikçe daha çok sokuldu.
— Bu ne ya? Çikolata gibi…
Ayşe Hanım gözlerini kıstı.
İşte o an aklına bir fikir geldi.
— Çok mu merak ettin? dedi.
— Sakız bu.
Metin’in gözleri açıldı.
— Hangi sakız?
— TipiTip’in yenisi. Önce yüze sürüyorsun, sonra çiğniyorsun.
Kadınlar bir anda sustu.
İçlerinden biri:
— Ayşe yapma… günahtır… dedi.
Ama Ayşe Hanım kararını vermişti.
— Yahu bunun mahallede rahat bıraktığı ne insan kaldı ne hayvan… Ne anasını dinliyor ne babasını. Buna bir ders lazım artık, dedi.
Sonra içeri geçti.
Bir süre sonra elinde jelatinli uzun bir rulo ile geri döndü.
Meğer kadınların ağda yaparken kullandığı halis çam sakızını almış, elinde uzatıp sakız gibi şekil vermiş. Üstüne biraz karanfil yağı sürmüş ki kokusu güzel gelsin.
Bir güzel sarıp Metin’in eline verdi.
Metin şüpheyle kokladı:
— Ayşe Abla bu biraz garip kokuyor sanki…
Ayşe Hanım hiç bozuntuya vermedi.
— Çam sakızı bu oğlum. Şifalıdır. Bunun bademlisi vardı bitti. Karpuzlusu da çok tutuldu.
Metin çocuk işte…
İnandı.
Sakızı ağzına attı, gururla yürüyüp gitti.
Aradan iki dakika geçti geçmedi…
Bir çığlık koptu.
Ama nasıl bir çığlık…
Ne dediği anlaşılmıyor.
“Mmmmğğğ!.. Uuuaaahhh!..”
Bütün mahalle sokağa döküldü.
— Metin’e ne oldu?!
— Çocuğu köpek mi kaptı?!
Bir baktık…
Metin sokağın ortasında diz çökmüş, iki eliyle çenesini tutmuş debeleniyor.
Ağzı kapanmış resmen!
Çam sakızı sıcağı görünce dişlerine, damağına yapışmış. Çocuk ağzını açmaya çalıştıkça sakız ip gibi uzuyor. Eliyle çekiyor, bu sefer eline yapışıyor. Elini kurtarmaya çalışırken saçına bulaşıyor.
Saçından çekiyor, kaşına yapışıyor.
Mahallenin ortasında kendi ağına düşmüş örümcek gibi dönüp duruyordu.
Üstelik konuşamıyordu da.
O mahalleyi inletip duran dili ilk defa susmuştu.
Kadınlar gülmekten yerlere yatıyordu.
Ayşe Hanım kapıya yaslanmış:
— Atalar boşuna dememiş… Çivi çiviyi söker! diyordu.
Zeytinyağıyla, uğraşa didine çocuğun ağzındaki sakızı zor bela çıkardılar.
Ama asıl felaket ertesi gün başladı.
Olay bütün mahalleye yayılmıştı.
Duymayan kalmamıştı.
Metin artık mahallenin maskarası olmuştu.
Kahvenin önünden geçerken biri seslenirdi:
— Ooo Metin! Çam sakızı nasıldı?
Bir başkası:
— Çoban armağanı işte oğlum!
Çocuklar arkasından “şaaap şaaap” diye sakız sesi çıkarırdı.
Pencerelerden kadınlar seslenirdi:
— Metin! Bademlisi gelince bize de haber ver!
O güne kadar herkese laf yetiştiren çocuk şimdi başını yerden kaldıramıyordu.
Utancından kimsenin yüzüne bakamaz olmuştu.
İşin garibi…
O olaydan sonra gerçekten değişti.
Kimseye lakap takmadı.
Kimsenin tavuğuna “kışt” demedi.
Komşunun erik dalını kırmadı.
Güvercinlere taş atmadı.
Kadınların avlusuna izinsiz dalmadı.
Mahalle ilk kez derin bir nefes aldı.
Demek ki bazı nasihatler kulaktan girmezmiş de, insanın damağına yapışıp dilini mühürlermiş.



















