Bir Sürur Vaktiydi
Zeynep Gülşen
Güneş ısıtıyordu tüm zamanları. Suyun üzerinde parıltı, çiçeklere ab-ı hayat. Duygularda bir kıpırtı, kalpte heyecan. “Bahar gelecek” demişlerdi de inanmamış ve hemen tepkisel bir tonla “Yalan” deyivermişti. Soğuyan yüreğinin sesinde kırık dökük harfler kalmıştı. Geride ne yıllar vardı, öyle kolay kolay unutulmayan. Demir leblebi kıvamsızlığında; sert, soğuk, yavan ve acı…
Son karanlık da çekilirken ufuk çizgisinden, güneşin parlaklığıyla gözleri kamaştı. İnanamadı bir an gördüklerine. İnanmıştı artık inanmak istemediklerine.
“Çorak bir toprağa atılmış bir tohum gibi hissediyorsun. Yeşillenmek için yağmurun yağacağı günü bekliyorsun” sözü yankılandı kulaklarında. Kamp günlerinde ne çok ısıtmıştı bu söz gönlünü. Demek gerçek olacak kadar içten söylemişti. Demek o da bir şeylerin değişeceğini hissetmişti. İnanmak böyle bir şeydi demek ki. O, “Kün fe yekûn” sahibidir diye eklemişti. “Allah söyletti” derler ya öyle gerçekten. Gambiyalı görevli belki de bilmeden bu günleri tasvir etmişti.
Bir yağmur yağıyordu esen rüzgarla raks ederek. İçiyor ama kanmıyordu çorak toprak suya. O rahmet eli değince nasıl da yumuşardı bağrı. Onsuz yaşayamayacağını çok iyi biliyordu. Bir ışık doğdu göğsüne. Ilık bir mutluluk yayıldı ruhuna. Camın önünde durdu. Gölün üzerinde uçuşan martılara gözü takıldı. “Özgürlük” gümüş beyaz ahenginde mavi gökyüzüne umut saçıyordu. “Kün fe yekün” döküldü dudaklarından. Gönlü gülümsüyordu. Çiçekleniyordu rengarenk. Hayalleri, ömrüne sağanak sağanak yağıyordu.
Son yıllarda yaşadığı can yakan olayları geride bırakmış olmanın huzuru ile girdi kütüphaneye.
Davet edildiği programda barış, sevgi ve hoşgörü temsilcisi olmak onu çok mutlu etmişti. Fotoğrafların sergilendiği bölüme fotoğraf sanatçısı hanımefendi ile geldi ve mavi kumaşla örtülü şövalyenin önünde durdu. Üzerinde beyaz güvercin resmi olan kumaş parçasına güneş ışığında parıldayan bir nehir çekiciliğiyle dokundu ve onu yeni bir güne açılan en nadide hislerle nakşolmuş bir perde gibi gülümseyerek çekti.
Şövalye üzerine dikdörtgen bir çerçeveye yerleştirilmiş fotoğrafını görünce heyecanlandı. Bordo şalı ve elinde bir kahve tepsisi ile tebessüm eden halini seçmişlerdi. Tablodaki varlığı ile göz göze geldi. Duyguları bulutlandı ve umutların yeşerdiğine şahit olmanın şükrünü bir kez daha yaşadı.
Etkinliğe davet edilen konuklar, kütüphanenin sıcak, samimi atmosferinde sohbet ediyorlardı. Her fotoğrafın uzaklardan acılarla, hüzünlerle ve umutlarla gelen ayrı bir hikayesi vardı. Bir varoluş bir tutunuş okunuyordu yüzlerdeki nahif çizgilerde. Her bakış geride bırakılan hatıraları her tebessüm bütün zorluklara rağmen vazgeçilmeyen umutları temsil ediyordu. Bilinmeyene uzanan yolların yorgunluğu, yeni bir hayata tutunmanın sessiz direnciyle iç içe geçmişti.
Dört yıl önce geldiğinde endişe ve korkuları; zihnini, yüreğini esir almıştı. Şimdi bu fotoğrafta “Ben de varım diyordu fincandaki kahvenin köpükleri.” Ve körpe bir hayatın, kurulan dostlukların ve filizlenmiş duaların ışıltısı yansıyordu raflardaki kitaplara.



















