YUSUF MUTLUKALP İLE AFRİKA ANILARI
BÖLÜM 7: ÖLECEKMIŞIZ HABERIMIZ YOK
Ürktüm. Olacakları düşünmekten alamadım kendimi. Dil de bilmiyorum. Fatih aşağıda, ona bağırıyorum “ne oluyor” diye. Fatih bana doğru döndü ve tam arkasında eli palalı çocuk belirdi. Meğerse harçlık istiyorlarmış. Yahu biz ne dertteyiz siz ne derttesiniz diye düşünürken ekmeğimiz vardı. Verdik çocuklara sonra yola devam. Ekmek demişken yolculuk sırasında hayatimin en güzel öğlen yemeğini yedim desem yeridir. Geçtiğimiz şehirlerden birinde (ben şehir diyorum ama siz bizim eski zamanlardaki köyü anlayın) bir köy bakkalına gittik, “karnımız aç” dedik. Yuvarlak sandviç ekmeği ama ekmeği ısırmaya diş ister. Bir de sağolsun bakkal amca bize sahanda yumurta pişirdi. Koyduk ekmek arasına. Ekmeğin sağından solundan yağlar aka aka. Elim üstüm bata bata yedim iki yuvarlak ekmeği dişlerimi kaybetmeden. Ama çok lezzetli idi. Yol içinde birkaç yedek almıştık ama onları çocuklara verdik.
Neyse yollar böyle geçildi. Aynı şekilde yollarda maceraları yaşadık. Ama bitmedi yolculuk. Geldik bir nehrin kıyısına. Akşam olmadı daha ama hava kararmak üzere. İlginç bir durum var. Normalde polis kontrolü oluyordu hep ama bu kez askerler var. Pasaport, ehliyet ruhsat kontrolü yapılıyordu hep. Ama bu kez, tabiri yerinde ise didik didik ettiler araci. Malzemeleri, motor numarasını, şase numarasını, herşeyi kontrol ettiler. Sonra izin verdiler köprüden geçmemize. Köprüden geçtik. Garipsedik tabi. Neden bu kadar kontrol edildik diğerlerinden farklı olarak. Ancak ulaştığımız yerde öğrenebildik ne olduğunu.
Sordular bize nasıl geçti yolculuk diye başladık anlatmaya. Herkes heyecanla dinlerken farklı bir davranışta bulunmamız cok garip olur bakışıyla, tabi ki nehri akşamın o vakti geçmediniz, beklediniz değil mi? dediler. “Yok, beklemedik, gectik köprüden” dedik. Herkesin gözleri açıldı. Başka şeylerle uğraşanlar, ellerindeki işi bırakıp bize yöneldiler. Herkes pür dikkat dinliyor.
İsmail lafa girdi. Bana diyor ki: “Abi, askerler bizim arabayı incelerken dikkatimi çekti. Sol tarafta bir sürü araç park etmiş bekliyordu. Tırlar, yolcu otobüsleri yolcuları içinde, kamyonlar, küçük araçlar park etmiş bekliyorlardı. Bu kez biz şaşırdık, acaba niye ki? Mesele şuymuş: O dönemde henüz yeni bitmiş iç savaş var ama gerginlik devam ediyor.
Nehrin o diğer kısmı (yaklaşık 80 km) muhalif partinin bölgesi ve özellikle tek başına yolculuk yapan araçların önüne bir ağaç devirip arabayı durduruyorlar. Önce her şeyi alıyorlar. Sonra arabayı da içindekilerle yakıp gidiyorlar. Çok zayıf ihtimalle sizi öldürmezlerdi ama belli de olmaz diye anlattılar. Bu yüzden herkes sabah aydınlanmasını bekleyip konvoy ile yola koyulacaklarmış meğer.
Bu kez biz hatırladık yolculuğun o kısmını. Yeni tabirle aydınlanma yaşadık. Birincisi yollardaki bozukluklar normalden çok daha fazla ve devasa çukurlar. Hızımız artık iyice düşmüş durumda. Hadi bunu geçtik. Ne bizi sollayan bir araç var, ne de karşıdan gelen bir araç. Sağda solda ne var ne yok önde arkada ne var ne yok hiçbir şey görünmüyor. Tek görünen bizim aracın aydınlattığı kadar önümüzdeki aydınlık. Biz bunları hayal ederken konuşma bitmedi. Hadi diyelim ki muhalifler sizi durdurmadı ki durdurmamışlar, bu kez şu bir problem. Yolların bozukluklarını gördünüz gelirken orada bir çukura girseniz aracınız arıza yapsa yolda kalsanız. Var mı sizi çekecek kurtaracak herhangi bir araç, yok. Yolun sağı ve solu zifiri karanlık. Oralar selden dolayı sular altında kalmış durumda ve Malaria hastalığına sebep olan sivrisinekler üremiş durumda. Velev ki yolda kalsanız muhtemelen gece o sinekler sizi ısıracak ve yine ölecektiniz. Yani her türlü ölecektiniz. Siz nasıl geldiniz siz buraya sağ salim?
Biz de dedik ki bildiğimiz kadarıyla Mozambik ismi bu bölgede ticaret yapan hatırı sayılır Mussa Bin Bique’den geliyor. Zaman içinde burası Portekiz’in sömürgesi olunca, Portekizce Mussa Bin Bique telaffuz edilirken Mozambik olmuştur. Yani zamanında Müslümanların yoğun olduğu bir memleket imiş. Herhalde onların yüzü suyu hürmetine bizler de Allah rızası için yola çıktığımız için olsa gerek belli ki ‘O’ koruyor.
Devam edelim yolculuğa. Geçtik köprüyü. Yavaş yavaş ilerliyoruz. Bir süre sonra yolların bozuklukları azaldı, normal (yani slalomsuz) yolculuğa devam ettik. Yeni bir problem baş gösterdi. Gece karanlık ve yollar dar. Araçta benden başka şoför yok. Ve on altı saattir yoldayız tek şoför ile ve uykum geldi artık. Ancak durup dinlenecek yer yok. Chimoio eyaletine normalde az ama yollardan dolayı birkaç saat süre var. Bir de herhalde selden dolayı su birikintilerinden olacak. Artık iki metre ötesini göremeyecek şekilde bir sisin içindeyiz. Ama zaten gelen giden yok hızlı gitmeye bir an önce yolu bitirmeye çalışıyoruz. Tam hızlanıyorum. Birden karşıma bir maymun çıkıyor. Basıyorum frene durma şansım yok ama manevra ile kurtarıyorum. Kaç defa manevra yaparak kaç tane maymun kurtuldu sayamadım. En azından maymunlar aracın gelişini görünce acı fren sesini duyunca hareketlenip sağa sola kaçışıyorlar. Ya baykuşlar, ışığı görünce kilitleniyor, kıpırdamıyorlar. Hayvanlara çarpmayayım diye manevra üstüne manevra gerçekten zor oldu yolculuğun o kısmı. Bitti mi? Tabi ki hayır. Uykusuzluk bir yandan artık gözüm açık ama ileriyi görmüyorum. Çünkü kalbim…….















